Muamma

Yabancı bir şehre gitsek seninle, harcadıklarımız olmadan.

Elini tutsam, sarılsan.

Seni hiç ezip geçmemiş gibi yapsam,

Beni savurup atmamış olsan.

Boş suçlamalarla geçen yılları silsek hemen bir meydanda…

Bir kitapçıya girip, bambaşka serüvenlerde bulsak kendimizi

Sonra çıkıp dükkandan, aldığımız kitapları anlatsak birbirimize,

Sanki bizmişiz gibi yazar mutlu olsak.

Sevmek, ayrı kitapları da okusan, aynı serüvene dahil olmakmış desek.

Hiç gitmemiş olsak “biz”den,

Yeniden yaratsak o kalabalık duyguyu.

Bilsek yeniden, kilometrelerce uzaktan birbirimizi çağırabildiğimizi.

Sen Tanrı olsan önce, göğe çıkıp selamlasam seni ve af dilesem.

Sonra sen kul olsan, bir şans dilesen.

Az kalsın o yanılgılara esir düşüyorduk desek,

Hiç gidemediğimiz o şehirlere ağlamadan,

“Yeniden” diyebilmek için bu denli yaralı olmasa yüreklerimiz.

Başkalarına verdiğimiz iltimasların hiç biri gerçek olmasa,

Başka tenler değmese gözyaşlarımıza, buza dönmese ağıtlarımız.

Ve biz birbirimize ait olduğumuzu ayrıyken değil de,

Birlikteyken fısıldasak, içimize değil, birbirimize.

Olmayan o koca şehrin en ücra köşesine, akşam çöktü,

Her yeri bir anda görmeye çalıştık sanki, acele ettik.

Son bir müze vardı, o yeni sandığımız koca bina,

Ne kadar da tozluydu halbuki geçmişle.

Fakat son kez bakmak, görmek istedik hani.

Ayaklarıma kara sular indi, rehber de kaçtı gitti.

Şimdi dilini bilmediğim bir İstanbul’dayım.

Senin o çok sevdiğin, Kadıköy’deki meyhaneye geldim.

Baktım sana, hatta sordum garsona.

Ben gelmeden uğramış gitmişsin…

Bir kadeh rakı söyledim, markası da Efe.

Hani şu gezici çalgıcılar var ya, onlar geldi,

Bir şarkı istedim, kadeh arkadaşım olsun diye;

“Tadı yok sensin geçen, ne baharın, ne yazın

Kalmadı tesellisi, ne şarkının ne sazın,

Sarıldım kadehlere, derman olur diyerek.”

Az kalsın ağlıyordum,

Az kalsın iki saattir oturduğum yalnız masanın,

Bahşettiği hayallere inanıyordum.

Yazdım zihnimin kalemiyle,

Kendim oynadım, kendim alkışladım.

Peki şimdi sen hangi yalnız masada hayaller kuruyorsun?

İnanmaya çalışma işinden emekli mi oldun?

Yoksa gerçekten benliğin yalanın pençesinde mi hala?

Geçen dedim ki, “gitse sonsuza dek;

bilirim ki beni sevdiği kadar sevemez kimseyi”

Sen ne zaman söylemiştin bunu?

Zaman, zamanlar…

Boş ver, unutalım bu şiiri de şimdi,

Hiç yazmamış gibi yapalım…

Ama bir adı olsun,

Adı da “Muamma” olsun…

2005′

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.